Gözlerinin içinde bir gökyüzü var !

Herşey birikti gökyüzü üstüme geliyor ve ben ne yapacağımı bilemiyorum. Yarına dosyayı yetiştirmem lazım. Görüşmeye mutlaka gitmem gerek, onun bana ihtiyacı vardı; aramalıyım, eve giderken şunu da alsam iyi olacak mutfakta bir şey kalmamıştı, Zeynep bugün okulda ne yaptı acaba ? Haftasonu için misafir gelecek ne hazırlasam, hem onlar biraz zor insanlar şimdi durup durup bir şeylere bahane bulup söyleneceklerdir. Ben ise onlar gittikten bir süre sonra içimde bununla savaşacağım, olanları ve yaşam standartımızı sorgulayacağım. Bazı insanların neden her istedikleri şeye diledikleri zaman ulaşabildiklerini, arzu ettiklerini kolayca yaşadıklarını, lüks yerlerde tatil yaptıklarını ve bunun gibi daha nice düşünceler için kendimi yoracağım. Zaten hayatım bunları düşünmekle geçmiyor mu? Ne bir lezzet alıyorum ne de şöyle bir keyfini çıkartabiliyorum şu genç yaşımın. Zaman sadece kayıp gidiyor öylece. “Geçen gün ömürdendir” demişler, geçiyor işte ömür adına.. Bazen koşuşturmaktan farketmiyorum bile günün bittiğini. Peki ne kalıyor elimde kararan bir gökyüzünden, tükenen ömürden başka ?Weiterlesen …

Bu gelgitlerle kalabalık yığını dolu caddede ilerlerken, yolumu uzatıyorum. Biraz yürüyüp köşede kalmış bir banka oturuyorum, gökyüzü henüz aydınlık, güneş ışınlarının son izdüşümleri. Zamanın bu koşuşturmasından, engellenemez hızlı akisindan sıyrılmak, bitmeyen telaşları, kökleşmiş saplantıları bir kenara bırakıp sadece dinle(n)mek istiyorum. Bu kez etrafı, yeryüzünü ve gökyüzünü. Artık sıradanlaşmış rutin bir işlem olarak akan zamana bakmak değil, görmek istiyorum. Ne yapıyor bu insanlar ? Ben ne yapıyorum ? Neresindeyim ömrümün ve nasıl sarfediyorum ? Hoyrat bir rüzgâr gibi mi geçiyor yoksa onu belli bir sayı ile verilmiş altın bilip, doğru yer ve zamanda mı kullanıyorum?
Burası çok güzelmiş, sanırım ilk defa görüyorum hiç farketmemiştim. Bu ağaç ne kadar da büyük, dallarında ne hoş tomurcuklar açmış öyle. Hele az ilerideki göl, ya kenarında duran salkım-söğüt ne de güzel tevazuyla eğmiş dallarını suya. Artık bahar da geldi şu karşıdaki çiçeklere bakarsak. Sanki hepsi aynı dili konuşuyor ahenkle. Bunca şiirsel güzellik farkedilip görülmeyi, bilinip de takdir edilmeyi bekliyormuş meğer Sahibince. Öyle ya kim bilir kaç kez geçtim buradan, kaç kez gördüm böyle bir manzarayı da kargaşadan kurban ettim telaşlara…
Önce bakmak lazımmış, görmek sonraymış meğer…
Yeryüzü böyle güzelken peki ya gökyüzü ?.. O Sonsuzluğa açılan kapı. Bazen yalnızca havanın durumuna, kararıp kararmadığına ya da denk gelirsek yıldızlarına baktığımız gökyüzü nasıl acaba ? Şehir hayatında, yüksek binaların ardına bıraktığımız  o maviliğin bize vereceği ne sırlar var acaba ?
Turgut Uyar ısrarla demiyor muydu ? :  “Göğe bakalım…”  Neden bu tekrar ber tekrar istek ? Gökte ve var  bu kadar ? Var mı bizim de göğe bakma duraklarımız ? Hem insan ne zaman göğe bakar ki ? Sorular, sorular; ardı arkası kesilmeyen.

Bazen yalnızca tek bir şey bekleriz; bir cevap.. bekleriz… Ve o gelmez.  Bu noktada artık yürümimiz belki koşmamız gerektiğini anlarız. Belki de yanlış yerde beklediğimizi…

Çevirelim Şimdi Başımızı Göğe

Gözlerinin içinde bir hayat var ! Belki onu göğe bakarak bulursun. İnsanın ruhu ve bedeni gibi nasıl değişimler yaşadığını, bazen çok berrak bazen de bulutlu olduğunu ya da Ay’ın geçirdiği evreleri görebilirsin. Hepsinden ziyade gökyüzü bir tane. Hele ki bunu bilmek; insana tüm özlemleri, mesafeleri, sınırları ve ulaşılmazlığı unutturmuyor mu ?
Bakınca yukarı göz alabildiğine geniş bir gökyüzü, mavi bazen, bazen içi pamuk dolu yastıklar gibi. Hangimiz çocukken onları bir hayvan ya da bir eşyaya benzetmedik ki ? Ne mutlu günlerdi değil mi ? Hayallerimizin oyuncağıydı bulutlar. Bazen bir kaplumbağa, bazen bir bebek, bazen de birbirini kovalayan iki oyunbaz görürdük. Anlamazdık akşamüzerleri çabuk çabuk nereye gittiklerini, dedim ya çocuktuk henüz. Uçurtmalarımızı heyecanla kavuşturmak istediğimiz yerdi gökyüzü. Mutluyduk gökyüzüne baktığımız zamanlarda. Sonra birşey oldu ve bıraktık artık onu.
Bu şöleni görünce Mustafa Ulusoy’un Ay Terapisi kitabını hatırladım. Şöyle diyordu etkileyici üslubuyla; “Güneş, ay ve yıldızların yaratılış amacı, yalnızca ışıkla aydınlatmak olamazdı. Onlar insanın yaşadığı sorunları da aydınlatmak üzere yaratılmış olmalıydılar. Zamanı onlarla ölçebildiğimiz gibi, onların yaşadığımız sorunların neden ve niçinlerini ölçebilecek özellikleri de olabilirdi. İnsan denizde de gökyüzünde de sonsuzluğu arar.” Demek istem dışı duygularımızın yönlendirmesiyle aradığımız bir takım şeyler gökyüzünde olabilir.

Hem Allah şöyle demiyor mu : “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah’ın yaratısında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? (67:3)”

“Bir mısra daha söylesek sanki herşey düzelecek.“  C.Süreya
Lâkin artık söze ne ihtiyaç, bu manzara kendini yeterince tamamlamıyor mu ?

“Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım ”

 

Cemre Ekşi

Leave a Reply

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.