Heyecan içinde beklediğimiz kalplerimizin filtresi ve rahmet sağanağı olan kutlu ve bereketli Ramazan ayını  neredeyse uğurlamak üzereyiz. Ramazanı ramazanlaşarak geçirmeye çalışıp bayramı gerçek anlamda bir sevinç ve kalp huzuru ile karşılamaya hazırlanıyoruz şu günlerde.

Annem söyler her Ramazan’ın yarısında sonra hüzünle; bu ayın ilk yarısı yokuş çıkar gibi zor gelir ama sonrası o yokuşta aşağıya iniş gibidir. Hem artık oruç tutmaya alışmış olan vücudun ilk günlerdeki gibi zorluk yaşamaması hem de içinde buluduğumuz şu son günleri bir çırpıda geçmesini ifade eden hoş bir benzetme bu. Yıldan yıla Ramazan hayatımıza farklı güzellikler ve anılar bıraksa da onun değişmeyen güzelliği sanırım sağladığı birlik-beraberlik, evlerimize sofralarımıza ve sevdiklerimize yaydığı huzur ve sevinç dolu bir otuz gün.

Ramazanın Öğrettikleri

Telaş içinde hazırlanan sahur ve iftar sofralarının diğer günlerden ayrı bir güzelliği var. Zamanın sanki farklı bir boyutunda yaşadığımız maneviyat, yardımlaşma ve dayanışmanın ruhlarımızı çepeçevre sarıp sarmaladığı bu uhrevi havayı Ramazandan sonrada devam ettirmekte aslında bütün mesele. Ki bayram o zaman hakiki manasını bulacaktır. Ramazanda en yüksek seviyede yaşayıp hissetiğimiz lutfedilen nimetlerin farkına varma ve yoksun olanlarla paylaşma, beden sağlığının kıymeti, çirkin söz ve davranışlardan uzak durma gibi aslında yaradılışın tabiatında olan hayat tarzını ne kadar çok ihmal ettiğimizi anlıyoruz. Apartman sadece merhabalaştığımız komşularımızın iftar vakti bir tepsi yemekle kapımızı çalması ya da sahurda ışığımızı görmeyince dert edinip gece vakti zilimize basıp sofrasına buyur etmesi asıl hem mutlu edip hem muhabbeti kuvvetlendiriyorsa, yaşayarak öğretiyorki; dilersek pek tabii çevremizle bu ilişkileri kurabiliriz. Bu ay işte böyle güzellikleri ruhumuza tattırırken, gurbette daha da bir anlamlı kılıyor Ramazanı.

Evden uzak Ramazan

Geçtiğimiz yıl Almanya’da ailemden uzakta, gurbette on gün dahi olsa ilk Ramazanı geçirmek nasip oldu. İlk sahur ve iftarlar buruk geçse de aklımda hep “Şimdi orada ne güzel ezanlar okundu sokaklar huzuru giyinmiştir. Annem güzel yemeklerinden yapmış, kardeşim pide kuyruğuna geç gitmiş hem annemden paparayı hem de yolda pideyi yiyerek gelmiştir. Babam.. Bütün ev sükûnetle onun gelmesini bekleyip geç de olsa birlikte sofraya oturmayı bekliyordur. Sonra koştura koştura gidilen teravihler.. “ Özleniyor elbet bunlar, burnunun direğini sızlatıyor insanın. Lakin gurbette dost, yâran, aile olan insanlar hepsini unutturuveriyor ve bu değerli günlere ortak ediyor sizi. Tüm samimiyetle ve içtenlikleriyle hazırladıkları sofralarında anaç bir tavır ve “bir kaşık daha” ısrarıyla dolduruyorlar tabakları. (buraya bir tebessüm)

İftar sonrası çaylar muhabbet ile daha da güzel demlenip lezzetleniyor. Bütün gün aç kalan bünyeler ilahi bir mucizeyi maddi ve manevi olarak idrak edip tüm çirkinliklerden arınarak melekvari bir güzelliğe bürünüyor adeta. Ramazan ayının bereketi hayatın her alanına bu kısa zamanda öyle bir nüfuz ediyor ki her yıl hiç bitmese demekten kendimizi alamıyoruz.

Emine'nin göçmen Ramazanı

Gelgelelim bu kutlu ayı her insan aynı derecede yaşayamıyor. Hayır, mesele kıymetini bilmeme ya da hakkıyla değerlendirememek değil. Zira ne kadar güzel geçirdiğimizi düşünsek de elbette o baldan tatlı ve ruhlara şifa olan aya, Ramazan’a haksızlık etmiş olacağız. Bahsetmek istediğim şey, geçen yıl ki Ramazanın ayının ilk on günden sonrası olan Türkiye kısmında. İstanbul’da bir Ramazan akşamı iftar sonrası Sultanahmet meydanında tanıştığım 9-10 yaşlarındaki, o gözleri korku, yorgunluk ama çocukluğunun verdiği ümit ışığıyla pırıl pırıl parlayan Emine...

O muhteşem havayı zerrelerimize nakşetmeye çalışırken geldi yanımıza. Dileniyordu. Gözgöze geldik annemle. Birşeyler ver, boş gönderme dercesine bakıyordu. Fakat bunun sonu olmayan bir döngü olduğunun farkındaydık. Konuştuk biraz.. okula gidip gitmediği, kaçıncı sııf olduğu, buraya nasıl geldiği, parayı aldığında ne yapacağından. Mahçuptu Emine. Bir kabahat bir suç işlemiş gibi bakmıyordu yüzüme, çekiniyor konuşmaya kısa cümleler kuruyordu. Sonra sonra açıldı, bir çay içti. Ailesiyle Batman’dan geldiğini, parayı annesinin biriktirdiğini, geçici olarak bodrum gibi bir yerde bir kaç aileyle birlikte kaldıklarını babasının iş aradığdan bahsetti. Bunları dinlerken üzülmemek, şükretmemek elde değil. İlerdeki oyuncak satıcısına güzel gözleriyle bir bakışı vardı ki, bakmıyor dalıp gidiyordu. Alalım deyince evdeki diğer çocukların kıskandığını, ailesinin kızdığını daha önce kardeşleriyle alıp sakladıklarını söyledi, bir de oyuncak için para harcamaması gerektiğini...

Emine çocuk saflığıyla bunları anlatıyordu. Zor bir hayatı vardı ve bu hayat fazlasıyla gerçekti. O, bu ağır hayatı yaşamaya, yoksulluğun verdiği olgunlukla fakirliğe göğüs germeye çalışıyor çocukluğunu bir kenera bırakarak. Sadece Ramazan için bir umut geldikleri Istanbul’da bir şeyler kazanmaya çalışıyorlardı ailecek. Annesi ve kardeşi Muhammed’le  de tanıştık. Anne bişeyler satmaya çalışırken az ilerdeki şenliğe, insanların o kalabalığına aldırmayan ağabeyi ise bir örtüye bürünmüş yerde uyumaya çalışıyordu. Kalktı sonra, o da birşeyler anlattı. Gözleri Emine’ninki kadar güzel bakıyordu..

Hayatın gerçekleriyle yüzleşiyoruz böyle anlarda ve bu da Ramazanın bize öğrettiği temel şeylerden... Onlar da etkinlik ve şenlik alanında olmalarına rağmen oradakilerden farklı bir havayı soluyorlardı. Bayram onlara nasıl gelecekti acaba ? Ramazanı gurbette karşılamanın, vatandan ve aileden uzakta yaşamanın zorluğunu Emine’nin yaşadığı hayatın kıyısına dahi uğramadığını, çocukluğunun getirdiği oyun heveslerini bir kenara bırakırken yaşadığı burukluğunu asla hissedemeyeceğini gösterdi o Ramazan akşamı.

Mevlana Celaleddin-i Rumi’ye isnat edilen şu söz özetliyor bütün durumu:

Sanmaki dert sadece sende var,

Sendeki derdi nimet sayanlar da var.

deyip şükrü arttırmak lazım. O sadece tanık olduğumuz bir örnekti zira. Aslında Emine gibi nicesini dünyanın dört bir yanından tanıyoruz. Fakirin halini, yoksulluk, çaresizlik ve kimsesizliği idrak ettiren baştacımız Ramazanı uğurlarken filtrelediğimiz, bir elekten geçirip özünü süzdüğümüz bu güzel hayatı Ramazandan sonra rafa kaldırmamaya çalışalım. Onu sadakat ile uğurlayıp vefa ile bir sonraki yılı beklemeli ve dönüp geldiğinde bıraktığı gibi bulmasına gayret gösterelim ve fazlasıyla sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilmeye çalışalım.

Şimdiden...

Mağdurlar, mazlumlar ersin felâha
Vuslata varanlar varsın bir daha
İrfan tohumunu gece, sabaha
Eksin, Bayram Olsun Bayramlarınız.

...

Evleriniz Cennet kokusu gibi
Koksun, Bayram Olsun Bayramlarınız*

...

 

*Abdurrahim Karakoç-Bayramlar Bayram Ola

foto kaynak: http://instagram.com/p/cebfaGxuU1/

Share

Tags: , ,